Anadolu’da Tarihi Çağlarda Mezar Gelenekleri

Burada kısmen tarihi dönemlerin başladığı M.Ö. II. bin mezarları üzerinde de durmamız gerekirse, bu dönemde de doğrudan toprağa gömme kuyu mezar, dikdörtgen taşlarla çevrilmiş mezarlardan oluşan sandık mezar ve, küpler içinde gömü şekilleri olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle M.Ö. I. bin yılda Doğu Anadolu’da Urartu mezar mimarisinde dikkati çeken gelişmeler olmuştur. Yüksek kayalıkların yüzüne oyulan kaya mezarlarına cesedin doğrudan konulduğu mezar geleneğinin yanında “urne” denilen delikli kaplara konulmuş kül mezarlara da rastlanılmıştır. Zira bu deliklerden ruhun bir arı gibi girip çıkacağına inanılmaktaydı. Bu dönemde Batı Anadolu’da Friglerin ortaya çıkardığı Grekçe Tümülüs denilen kurgan mezar tipi mezarlar görülmektedir. Daha sonra Lidyalılar ve Helenistik dönemde bu türden mezarlar günümüze kadar dikkati çeken yüksek tepeler halinde kalmıştır.

Frig döneminden kalan Polatlı’daki Gordion Tümülüsü, Lidyalılardan kalan Salihli Bin Tepeler Tümülüsleri, Helenistik Kommegene krallığından kalan Adıyaman Nemrut Tümülüsü dünyaca bilinen mezar anıtlarıdır.

Anadolu’da Helenistik dönemde toprağa gömülen kuyu mezarlar yanında dikkati çeken mermerden yapılmış sandık şeklin-de Lahit Mezar şekilleri dikkati çekmeye başlamıştır. Roma döneminde de sıklıkla kullanılan bu mezarlar tiplerinin de bölgelere göre yapım tarzı ve süslemelerinde değişkenlikler görülür. Roma döneminde de ölülerin ceset olarak gömülmesinin yanında yakılarak gömüldükleri görülür. Bu geleneği kuyu mezarlarda görmenin yanında Ostetek denilen küçük lahitler içine de defnedildiği görülmektedir.

  • Mezar lahitlerinde genellikle içinde yatan kişiye ait yaşam öyküsünün resimlerine yer verilirken, o kişiye ait Grekçe kimi zaman Latince bilgilere yer verilmiştir. Bazen de kişinin ruhunu koruyacağına inanılan tanrı figürleri ve kimi zaman da medüze gibi saçlarından yılanlar fışkıran değişik yaratıklar resmedilmiştir. Çoğu kez de aslan heykellerinden oluşan mezar kapakları tercih edilmiştir.

Kuşkusuz yeni gelenlerin geçmişten kalan bu eserlerden etkilenmeleri kaçınılmazdır. Bu yüzden Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen göç yollarının girişinde olan Doğu Anadolu’da Orta Asya etkilerinin daha çok yansıması da doğaldır. Zira bu bölgenin Kars ve Erzurum çevresinde Orta Asya’dan taşınan balbal kültürünü yansıtan elinde kadeh tutan heykel tarzındaki mezar taşlarının varlığından tutun da kurgan türü mezarlıklara varıncaya kadar benzerlikler Orta Çağlara kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Ahlat, Gevaş, Erciş ve Çaldıran gibi merkezlerde geçmişe ait taş işçiliğinin etkilerinin yanında Orta Asya’dan gelen etkilerde dikkati çeker. Bölgedeki bu etkiler türbe ve kümbet mezar kültüründe dikkati çekerken; özellikle, Anadolu’da Çaldıran Ovasında, Tunceli Munzur Dağlarında Ulukale ve Erzurum, Hınıs-Başköy, Mirseyit (Tanır), Artvin-Şavşat, Diyarbakır, Elazığ, Kars, Erzincan; Orta Anadolu’da Akşehir-Maruf, Afyon’un Küm-bed ve Hayranveli, Seyidgazi’nin Ayvalı ve Kafkasya, Orta Asya ve Balkanlarda karşılaşılan at ve koç şekilli eski mezar taşları Orta Asya kültürü ile ilişkileri görülmektedir.

Türk Mezar Geleneği

Anadolu’da koyunla ilgili mezar taşları genellikle Akkoyunlular ve Karakoyunlulara ait gösterilirken, at ile ilgili kültürün hangi Türk boyuna ait olduğu üzerinde fazla durulmamıştır. Ancak koyunlu mezar kültürlerinin yanında olması yine bu kültürün Akkoyunlular ve Karakoyunlular ile ilgisinin olacağını göstermektedir. Diğer taraftan at heykeli ile ilgili mezar kültürler Çin’in kuzeyinde Kien Ling ve Hun dönemine ait Shensi’de karşılaşılmıştır. XIV. Yüzyıla ait Soul yakınlarındaki mezar buluntuları da bu geleneğin geç dönemlere kadar sürdüğünü göstermektedir. Anadolu’da ise hala koyun ve at heykelleri şeklinde mezar taşı ya-pım geleneğinin Tunceli çevresinde olduğu tespit edilmiştir.

Bu konuda son yıllarda Hakkari’de bulunan mezar stelleri-nin tarihi daha erkene gitmesine rağmen verilebilecek örnekler arasındadır. M.Ö. I. bin yıla ait bu stellerle Orta Asya’da bulunan balballar arasında bir ilişkinin kurulması Anadolu coğrafyası ile Orta Asya’nın bilindik bir tarih olan 1071 Malazgirt öncesinde iki bölge arasında kültürel ilişkilerin olduğunu yansıtmaktadır. Bu türden geç taşbaba ya da balbal türü mezar kültürlerinin geç ör-neklerine Anadolu’da rastlamak mümkündür.

Bu türden benzerliklere İlk Tunç Çağı olarak bilinen beş bin yıl öncesine ait Altaylar ve Kafkasya’da görülen stilize yaban keçisive geyik resimlerinin benzerlerine Burdur, Kars ve Erzurum çevresinde karşılaşılması bu sözü edilen sitellerden önce de Anadolu ile Orta Asya arasındaki kültürel ilişkilerin olduğunu yansıtmaktadır. Bu türden benzerlikleri Paleolitik Çağın mağara resimlerine kadar götürmek mümkündür. Demek oluyor ki, Tarih öncesinden itibaren uzak bölgeler arasında tahminimizden daha fazla bir kültürel ilişkiler ağı vardı. Ancak zamanla siyasal sınırların parçaladığı bir dünya sisteminde insan hareketliliğine sınırlar getirilmiş ve bölgesel farklar ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesine rağmen, kutuplaşmalar nedeniyle kesintilere uğramıştır.

  • Orta Asya ve Anadolu ilişkilerinin yanında büyük oranda halkı Müslüman olan Anadolu coğrafyasında İslamiyet’in etkisi ile Orta Doğu kültürlerinin de yansımaları görülür. Özellikle türbe ve kümbetlerde ölen kişiye ait bilgilerin yanında mezar yapılarında Kuran’dan ayetler ve Peygamberden hadisler dikkati çekmeye başlar. Bunun yanında dini edebiyattan sözler yansır.

Gömü şekillerinde cesedin toprağa gömülmesinde dini geleneklerin yansıdığı kurallar oluşmaya başlar. Örneğin; mezar mimarisinde önceleri, doğuya doğru olan mezarın yönü, güneye, yani kıbleye yöneltilir. Mahremiyet nedeniyle, asgari, kadınların göğüs, erkeklerin göbek hizasında gömülmesi gerekir. Daha önce ve şimdi Moğolistan’da kullanılan, hatta Selçuklu eserlerinde de yoğun olan turquaz denilen mavi rengin yerini dini bir kural olmasa da geleneğin yönlendirmesi olarak yeşilin kullanılması gibi.

Ölüm sonrasında folklorik birçok geçmişe bağlı köklü gelenekler vardır. Sıradan gibi görülen bu gelenekler, kültürler arası ilişkileri yansıtırlar. Örneğin, Anadolu’da ölen kişilerin üzerine makas ve bıçak gibi metaller konulur, bunun konuluş nedenleriyle ilgili birçok gerekçeler gösterilmiştir, ancak Kafkasya’da Karaçay Türklerine ait mezar taşlarında makas resimleri olması; Adıge çevresindeki Altınordu Devleti dönemine ait mezarlarda ve Tataristan’da Bulgar Türklerinin mezarlarında makas çıkmas sıradan tesadüfler olmasa gerekir.

Kafkasya Karaçay-Çerkes Özerk bölgesindeki Teberde vadisinde olduğu gibi askeri sivil kimlikler de mezar taşlarında yansıtılmaktadır. Buradaki tuğlar kişinin askeri sıfatının yanı sıra eski bir Türk geleneği olan tuğ geleneğini yansıtmaktadır.

  • Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin geliştiği ana kentler dışında kırsal kesimde mezar geleneklerinde şu hususlar dikkati çeker:

Önceleri, eğitimin az olduğu, yaylak kışlak arasında kalmış, çobanlığın yoğun görüldüğü dönemde, mezarlar kimi zaman iki üç metre yüksekliğinde yontulmamış taşların dikildiği ve baş ve ayak şaideleri arasındaki mesafenin beş altı metre olduğu büyük mezarlar dikkati çeker. Bu şekilde mezardaki kişinin ululuğu vurgulanmaya çalışmıştır. Ancak kentleşmeyle birlikte el sanatlarının gelişmesi mezar taşlarında da görülmeye başlar. Önce çekiç darbelerinin görüldüğü mezar taşları belirmeye başlamıştır. Daha sonra da eğitimin artışıyla birlikte Arapça ayetler, dualar ve şahıs adları görülmeye başlar.

XVI. yüzyıla gelindiğinde ise, mimari zarafetin yanında yazıda ve tezyinatta ölçülü bir estetik görülmeye başlar. Artık taşların cüssesi yerine, küçülen taşlarda yazı ve süslemedeki ifadeler öne çıkar. Bu dönemde meslek gruplarının artışı da mezar taşlarına yansır. Eli kolu ayağı olmayan balbal şeklindeki mezar taşlarının üst kısmı toplumda kullanılan kavuk, takke ve sarık gibi meslek gruplarının kullandığı başlıkları simgeler. Öyle ki, kimi türbe hazirelerindeki taşlardan o çevrede hangi tarikat mensupları olduğu sikke şeklindeki başlıklardan anlaşılabilir.

Önceleri mesleğini dahi bilmediğimiz insanlara ait mezar taşları artık bir geçit merasimi sergiler gibi toplumsal statüleri yansıtmaktadır. Ayrıca, mezar taşları yol güzergâhlarını ve yerleşim yerlerini bulmada yardımcı olan önemli işaretlerdir. Zira yayaların çok olduğu, uzun kervan yolculuklarında, yolculuk sırasında ölenleri taşımak oldukça güçtür. Bu nedenle yol boyunda uygun bir yere gömülür, yeri kaybolmasın diye çevreden bulunan bir taş başı ucuna dikilirdi. Çünkü Orta Anadolu’da yaptığımız yüzey araştırmalarında rastgele serpiştirilmiş taşların kervan tarihi yol boylarında ölen kişilere ait olduğunu anladık. Nitekim bu güzergâhlar halk tarafından, İpek Yolu, Tuz Yolu, Katırcı Yolu, Şap Yolu, İpek Yolu, Hacı Yolu ve Bağdat Yolu gibi adlarla anılmaktadır.

İlkel toplumlarda mezarların üzerine yerleştirilen monolitler ölülerin simgeleri idi. Özellikle ziraatla uğraşan toplumlar, üretim yaptıkları bitkiler için hayvancılık yaptıkları meraların bereketi için yeterli yağmurun yağmasını ölülere bağlamaktadır. Hayvanları için yeşil meralara sahip olan Moğol toplumu günümüzde toprağı işlemeyi günah sayar ve eski anıtlara ve oboy dedikleri taş yığınlarına saygı gösterirler. Nalah ve Orhun’daki Tonyokuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan gibi Türk dönemi anıtlarını dahi 2001 ve 2003 yılı gözlemlerimiz sırasında kutsayan Moğol vatandaşları oluyordu.

Bu insanlar üzerlerinde bulunan düğme ya da para gibi bir nesneyi bu kutsal alanın doğu tarafından atıyorlar ve bu alan üç kez dönülüyordu. Bu türden nesneler yoksa yerden alınan çakıl taşlarıyla bir kutsama gerçekleştiriliyordu. Mezar taşları, balballar ve oboy denilen taş yığınları ile oluşturulmuş kutsal tepeciklere hatık adı verilen kutsal mavi renkli bezler bağlanıyordu. Özellikle Moğol bozkır insanı Bilge Kağan Külliyesi gibi kutsal alanlarda kazı yaptığımızdan dolayı Tenger (Eski Türkçe Teng-ri) ya da Burhan’ın(Budizm’den gelen Tanrı) yağmurları kestiğine inanıyordu. Bu türden tarihi yerler kutsal sayılıyor; gezimiz sırasında yaşlı göçebe Moğol rehberlerimiz kımız saçmadan bizi bu alanlara almıyorlardı. Bir bakıma taş eserlerde ve doğada gördükleri ölen kişilerin ruhlarını saçılarak saçarak memnun ettiklerini düşünüyorlardı. Onlara göre kutsal alanların ve mezarların Moğol ya da Türk olması fark etmezdi, bütün geçmiş saygıdeğerdi.

Orta Asya Bozkır insanı Şamanist ya da müslüman tarihöncesinden günümüze mezara ve ölüme bir başka saygı gösterdiği bölgedeki anıtlar ve insan davranışlarından anlaşılmaktadır. Bozkır ve yerleşik kültürlerin güney sınırında yer alan Shaanxi Eyaletinin başkenti Xian’a 20-25 km uzaklıktaki piramitler bir bakıma bozkır kurgan kültürünün etkisi ile ortaya çıkmıştır. Zira kuzeyde benzeri büyük kurganlar bulunmaktadır. Bu piramitlerin tarihi ve kimlere ait olduğu tartışılmakla birlikte Çinlilerin bu türden me-zarlar yaptırdıkları biliniyor. Xian’ın 30 km. doğusunda İlk Qin İmparatoru Qin Shi Huang M.Ö.246-M.Ö.208 için yapılan anıt mezarda binlerce asker ve onlara ait atın pişmiş toprak heykelleri yapılmıştı.

Piramitler

Piramitler bilindiği gibi eski Mısır kültürünün simgesi durumundadır. Bu türden yapılara Orta Amerika’da da rastlanıyordu. Ancak son yıllarda dünyanın başka yerlerinde de benzer piramitlerle karşılaşılmaktadır. Birkaç yıl önce Bosna Hersek’te antik Visoki kentinde Visoci Tepesi’nde 2005 yılında bulunan kurganı keşfeden Jeolog Semir Osmanagic 213 yükseklikteki bu kurganın dünyadaki en büyük kurgan olduğunu iddia etmektedir. Avrasya’nın batı ucunda Balkanlar’daki bu keşif gösteriyor ki piramitlerle ilgili sadece Mısır, Orta Asya ve Çin Uygarlıkları görülmemektedir. Kaldı ki Anadolu’da Friglere ait Gordion, Lidyalılara ait Manisa Bin Tepeler, Kommagene Krallıklarına ait Nemrut Tümülüsleri de bu türün bir akrabası olarak ele alınabilir.

Piramit, kurgan ve Tümülüs mezarlardan başka anıtsal bir mezar yapısı da Doğu Anadolu’nun sarp kayalıklarında görülen Urartu, güneyde Orta Toroslarda Isauria, Güney Batı Anadolu’da Likya ve Karya, Batı Anadolu’da Frig ve Lidya, Orta Kuzey Anadolu’da Amasya kaya mezarlarından söz edilebilir.

Görülüyor ki insanlar yaşarken coğrafi koşullara uyarken ölürken de o koşullardan yararlanıp kendilerine kalacak ölüm konutları hazırlamışlardır. Türkler ise doğudan batıya yayıldıkları geniş coğrafya içinde yeni koşullara ayak uydururken geçmişten gelen kurgan ve balbal kültürlerini bir şekilde yeni kültür unsurları içine sentezlemişlerdir. Bu nedenle 2012 Şubat ayında Umre ziyaretimiz için gittiğim Suudi Arabistan’da gözlemlediğim gibi diğer Müslüman topluluklardan farklı bir şekilde tarihî mezarlıklarda din ulularının mezarlarını arayan oradan oraya huşu içinde koşan Türkleri Arap görevlilerin “Hacı Haram” diye azarladıklarına şahit olmuşumdur.

Sonuç olarak, mezar taşları bu dünya ile öte dünya arasında sınır taşlarıdır. Bu taşlarda bu dünyada kalanlardan bir dua isteği, bazen herkesin gideceği yer mesajı ya da veda mesajı yer alır. Mezar taşları, gidenlerin geride kalanlar tarafından hatırlanma yeridir. Ancak Atalar kültüne bağlı olan Türk toplumunda diğer toplumlara göre daha çok mezarın ve mezar taşlarının yeri büyüktür. Atasının mezarını yaptırmayan, bayramlarda ve önemli günlerde mezarları ziyaret etmeyen, geleneksel görevin dışında dinî bir sorumluluğu yapmamış gibi ayıplanır. Bu nedenle bayramlarda ülkemizde hiçbir yerde görülmemiş bir hareketlilik yaşanır. İnsanlar yaşayan yakınları kadar ölen yakınlarını da ziyaret ederler.

Türk toplumunun yaşadığı kültür coğrafyalarında köklü bir mezar geleneği kültürü vardır. Bilindiği gibi kültürleri silip yok etmek oldukça güçtür. Yok edildiği sanılan çoğu kültürler kimi zaman başka kisveler giyinerek yaşamasını sürdürür. Aynı zamanda binlerce yıllık bir kültürü üzerinde barındıran mezar taşları şekilleri ve verdikleri bilgilerle bir tarih arşividir. Verdikleri mesajlarla da edebi ve felsefi ilham kaynaklarıdırlar.

Anadolu mezar geleneğinde ölü hediyeleride oldukça yaygındır. neredeyse tüm toplumlarda rastlamak mümkündür.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz