DefinecilikDefine İşaretleriKayada oymaAntik paralarMaden yataklarıDedektör

Rüyasında Define Görüp Bulan Adam, Gerçek Hikaye

Romanın ana kahramanı Santiago okuma yazma bilen, maceraperest, gezgin bir çobandır. Ailesinin isteği üzerine papaz okulunda okumaktadır. Kişisel menkıbesinin dünyanın gerçeklerini ve sırlarını öğrenmek olduğuna inanmaktadır. 16 yaşına gelince babasına rahip olmak istemediğini ve dünyayı dolaşmak istediğini söyler. Santiago, babasının verdiği altınlarla bir koyun sürüsü alarak yola çıkar. Böylece kendi menkıbesini yaşayacağı, hayatının yolculuğuna başlar. İlk gecesini eski, yıkık bir kilise bahçesindeki firavun inciri ağacı altında geçirir.

  • Santiago, uzun zamandır rüyasında bir çocuğun kendisini Mısır Piramitleri ’ne götürdüğünü, ona hazinenin yerini gösterdiğini görür.

Bu rüyanın anlamını öğrenmek üzere Tarifa’da yaşayan bir falcı kadının yanına gider.

Falcı kadın rüyayı yorumlayarak Mısır’da bir hazine olduğunu ve bu hazineyi orada bulabileceğini söyler. Santiago, falcı kadının yanından ayrıldıktan sonra Melkisedek adlı yaşlı bir adamla tanışır. Melkisedek ona menkıbesini gerçekleştirmesi gerektiğini, on koyun karşılığında hazinenin Mısır’da piramitlerin yanında olduğunu söyler. Santiago’ya “Hazineye ulaşmak için işaretlere dikkat etmen gerekiyor. Tanrı, herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken, senin için yazdıklarını okumak yalnızca.” diyerek Urim ve Tummim adlı siyah ve beyaz iki taş verir. Siyah olanın evet, beyaz olanın hayır anlamına geldiğini, işaretleri yorumlamayı başaramadığı zaman ona yardım edeceklerini belirtir. Sonra ona küçük bir öykü anlatır.

Aşağıdaki parça, Melkisedek’in Santiago’ya öykü anlattığı bölümden alınmıştır.

“Her şeyin bir ve tek şey olduğunu asla unutma. Simgelerin dilini unutma. Ve özellikle, Kişisel Menkıbe’nin sonuna kadar gitmeyi unutma.”

“Ama şimdi sana küçük bir öykü anlatmak istiyorum:

Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış. Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş. Bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

’Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. ’Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.

’Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabaladığından, başka bir şeye dikkat edememiş.

’Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı.’ demiş ona bilge. Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

“Peki, sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

“Peki” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, sana verebileceğim tek bir öğüt var: “Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.”

Çoban ağzını açıp konuşmadı. Şimdi yaşlı kralın anlattığı öykünün anlamını kavramıştı. Bir çoban gezmeyi sevebilir ama koyunlarını asla unutmaz.

Yaşlı adam, delikanlıya baktı ve sonra, açık elleriyle, delikanlının başının üzerinde bazı tuhaf işaretler yaptı. Sonra koyunlarını önüne katıp uzaklaştı oradan. (…)

Mısıra Yolculuk

Santiago, falcı kadın ve yaşlı adamdan aldığı işaretlerden sonra Mısır’a gitmek için koyun sürüsünü satar ve yola çıkar. Afrika’nın bir liman şehri olan Tanca’ya varır. Limana vardığı ilk gün soyulur. Beş parasız kalınca bir billuriyede çalışmaya başlar. Santiago, dükkânda yenilikler yaparak satışları artırır, bu arada Arapça öğrenir. Bir yıl çalıştıktan sonra buradan ayrılır ve Mısır’a doğru tekrar yola koyulur. Bir handa tanıştığı İngiliz’le birlikte bir kervana katılarak yola çıkarlar. Santiago yol boyunca kervanı, insanları, çölü izler ve rüzgârı dinler; evrenin ortak dilini öğrenmeye çalışır. Santiago, İngiliz’in anlattıklarından simya hakkında birçok şey öğrenir.

Kervan, kabileler arasındaki savaş devam ettiği için bir vahada durmak zorunda kalır. Santiago, vahada Fatima adlı genç ve güzel bir kızla tanışır. Santiago ona âşık olur ve hayallerini bırakıp kızla evlenmeyi düşünür. Hayallerini ve yolculuk amacını bu kıza da anlatır. Genç kız, Santiago’ya “Ve buraya geliş amacını gerçekleştirmeden benimle evlenirsen hiçbir zaman mutlu olamayız“ diyerek hayallerinin peşinde gitmesini söyler. Bunun üzerine Santiago hazineyi aramak için tekrar yola koyulur.

Aşağıdaki parça, Santiago’nun Fatima ile konuştuğu bölümden alınmıştır.

Neredeyse bir aya yakındır vahadaydılar. Kervanbaşı bir gün herkesi toplantıya çağırdı.

“Savaşın ne zaman biteceğini bilmiyoruz ve tekrar yola çıkmamız olanaksız.” dedi. “Savaş kuşkusuz daha uzun süre devam edecek, belki de yıllarca. İki taraf da, cesur ve kahraman muhariplerle dolu ve iki ordu da savaşmaktan gurur duyuyor. Bu iyiler ile kötüler arasındaki bir savaş değil. Aynı iktidarı ele geçirmek isteyen güçler arasındaki bir savaş bu ve böyle bir savaşta Allah iki tarafın da yanındadır.”

İnsanlar dağıldı. Delikanlı o akşam Fatima’yı tekrar gördü ve ona toplantıda söylenenleri aktardı.

“İkinci görüşmemizde,” dedi genç kız, “bana aşkından söz ettin. Daha sonra bana Evrenin Dili gibi, Evrenin Ruhu gibi çok güzel şeyler öğrettin. Ve bunlar, azar azar beni senin parçan hâline getirdiler.”

Delikanlı onun sesini dinliyor ve bu sesi, hurma ağaçlarının yapraklarından esen rüzgârın hışırtısından çok daha güzel buluyordu.

“Seni beklemek için kuyuya çok erken geldim. Çok bekledim. Geçmişimi, geleneği, erkeklerin çöl kadınlarının nasıl davranmalarını istediklerini anımsayamıyorum. Küçükken, çölün bir gün bana hayatımın en güzel armağanını vereceğini hayal ederdim. Ve bu armağan verildi şimdi bana, bu armağan sensin.”

Delikanlı genç kızın elini tutmak istedi. Ama Fatima testinin kulplarından tutuyordu.

“Bana düşlerini, yaşlı kralı ve hazineyi anlattın. Bana işaretlerden söz ettin. İşte bu yüzden hiçbir şeyden korkmuyorum, çünkü seni bana bu işaretler getirdiler. Senin de sık sık tekrarladığın gibi, ben senin düşlerinin ve Kişisel Menkıbe’nin bir parçasıyım. Aynı sebepten dolayı, senin, aramaya geldiğin şeyin doğrultusunda yolunu sürdürmeni istiyorum. Savaşın bitmesini beklemen gerekiyorsa çok iyi. Ama daha erken gitmek zorundaysan, öyleyse Menkıbe’nin yoluna git. Kumullar rüzgârın etkisiyle değişirler, ama çöl hep aynı kalır. Aşkımız da böyle olacak.”

“Mektup,” dedi genç kız bir kez daha. “Ben, senin Menkıbe’nin bir parçasıysam bir gün geri döneceksin.” (…)

Santiago çölde bir süre yoluna devam eder. Yolda atmacaları görür ve onları seyreder. Birden, atmacalardan biri, ötekine saldırmak için pike yapar. O anda delikanlının gözünün önünde ani ve kısa bir görüntü belirir: Silahlı bir birlik, elde kılıç vahayı işgal eder. Yaşlı kralın “Her zaman işaretleri izle.” sözünü hatırlayarak atmacaların hareketlerini bir ordunun yaklaşmasına yorumlar. Gördüklerini vaha reislerine anlatır ve vaha reisleri savunma kararı alır. Ertesi sabah vaha saldırıya uğrar ama düşman bertaraf edilir. Santiago’ya elli altın verilerek “vahanın müşaviri” olması istenir. Santiago, gece güneye doğru yola çıkar. Vahanın ortasında tek bir çadır görür. Nihayet Simyacı’yı bulur. Hazineye ulaşmak için Santiago’ya kılavuzluk edecektir. Yola çıkmadan Fatima ile vedalaşır. Ona mutlaka geri döneceğini söyler.

Aşağıdaki parça, Santiago ile Simyacının konuştuğu bölümden alınmıştır.

“Çölde sana kılavuzluk edeceğim,” dedi bu sırada Simyacı.

“Ben vahada kalmak istiyorum,” dedi delikanlı. “Fatima ile karşılaştım. Ve benim için hazineden daha değerli Fatima.”

“Fatima bir çöl kızıdır. Erkeklerin geri dönmek üzere gitmek zorunda olduklarını bilir. O çoktan buldu hazinesini; seni buldu. Şimdi senin de kendi aradığın şeyi bulmanı bekliyor.”

“Peki, kalmaya karar verirsem?”

“Vaha müşaviri olacaksın. Epeyce koyun ve deve alacak kadar paran var. Fatma’yla evleneceksin ve ilk yılı mutlu yaşayacaksınız. Çünkü sevmeyi öğreneceksin ve elli bin hurma ağacını tek tek tanıyacaksın. Nasıl geliştiklerini göreceksin ve sana dünyanın durmadan değiştiğini gösterecekler. Bir süre sonra, işaretleri giderek daha iyi yorumlayacaksın, çünkü çöl, hocaların hocasıdır.

İkinci yıl, ‘bir hazine vardı’ diye hatırlayacaksın. İşaretler ısrarla ondan söz etmeye başlayacaklar ve sen bunları görmezden ve duymazdan gelmeye çalışacaksın. Bilgilerini yalnızca vaha ve sakinlerinin iyiliği için kullanacaksın. Reisler bundan dolayı sana minnet duyacak; develer sana para ve güç taşıyacak.

Üçüncü yıl, işaretler sana hazinenden ve Kişisel Menkıbenden söz etmeyi sürdürecek. Gece ve gündüz, vahada dolaşıp duracaksın ve Fatima, kendisi yüzünden yoluna devam edemediğin için kederli bir kadın olacak. Ama sen, onu sevmeyi sürdüreceksin ve o da seni sevecek. Onun, senden kalmanı istemediğini hatırlayacaksın; çünkü çöl kadını kocasının dönüşünü beklemeyi bilir. Bu yüzden ona kızmayacaksın. Ama belki de yoluna devam etmen, Fatima’ya olan aşkına daha çok güvenmen gerektiğini düşünerek çölün kumlarında, hurma ağaçlarının arasında durmadan yürüyeceksin. Çünkü vahada kalma nedenin, aslında bir daha geri dönememek korkundur yalnızca. Ve işte o zaman, işaretler sana hazinenin ebediyen toprağa gömülü kaldığını söyleyecekler.

Dördüncü yıl, kendilerini dinlemediğin için işaretler yüz çevirecekler sana. Kabile reisleri, bu durumu anlayacaklar ve müşavirlik görevinden azledileceksin. Deve sürüleri ve mal mülk sahibi zengin bir tüccar olacaksın o zaman. Ama bundan sonraki günlerini, “Kişisel Menkıbe”ni gerçekleştirmemiş olduğunu ve bunu yapmak için vaktin çoktan geçtiğini düşünerek hurmalıkta ve çölde dolaşıp duracaksın.

Aşkın, bir erkeğin kendi “Kişisel Menkıbesi”nin peşinden gitmesine engel olmadığını anlaman gerekiyor. Böyle bir şey söz konusu olduğu zaman bil ki “Evrenin Dili”ni konuşan Aşk değildir bu, yani gerçek Aşk değildir.”

Simyacı kuma çizdiği çemberi sildi ve kobra hemen uzaklaşıp taşların arasına girdi. Delikanlı, her zaman Mekke’ye gitmek istemiş olan billuriye tüccarı ile bir simyacı arayan İngiliz’i düşünüyordu. Çöle güvenen kadını düşünüyordu: Çöl, sevmek istediği erkeği bir gün getirmişti ona.

Atlarına bindiler. Bu kez, delikanlı izliyordu Simyacı’yı. Rüzgâr, vahanın gürültüsünü taşıyordu kulaklarına. Delikanlı Fatima’nın sesini duymaya çalışıyordu. O gün savaş yüzünden kuyuya gitmemişti.

Ama geceleyin, bir çemberin içinde hareketsiz duran yılana bakarlarken omzunda şahin taşıyan garip süvari, aşktan ve hazineden, çöl kadınlarından ve “Kişisel Menkıbesi”nden söz etmişti.

“Sizinle geleceğim.” dedi delikanlı. Ve birden içinde büyük bir huzur hissetti. “Yarın güneşten önce yola çıkacağız.”

Simyacı’nın tek yanıtı bu cümle oldu. (…)

İlk somut tehlike işareti ertesi gün görüldü. Üç savaşçı gelip iki yolcuya buralarda ne aradıklarını sordular.

“Ben şahinimle avlanmaya geldim.” dedi Simyacı.

“Sizi aramamız gerek, bakalım silahınız var mı?” diye konuştu savaşçılardan biri.

Simyacı atından ağır ağır indi. Arkadaşı da onun gibi yaptı.

“Neden yanınızda bu kadar para var?” diye sordu, delikanlının para kesesini gören
savaşçı.

“Mısır’a gitmek için” diye yanıtladı delikanlı.

Simyacıyı arayan savaşçı, sıvıyla dolu bir kristal şişe ve tavuk yumurtasından biraz daha büyük, sarı renkli camdan bir yumurta buldu.

“Bu ne?” diye sordu savaşçı.

“Felsefe Taşı ile Ebedi Hayat İksiri. Simyacıların Büyük Yapıtı. Bu iksirden içen kimse kesinlikle hasta olmaz ve bu taşın küçük bir parçası herhangi bir madeni altına çevirir.”

Üç savaşçı, kahkahayla güldüler, Simyacı da onlarla birlikte güldü. Yanıtı çok eğlenceli bulmuşlardı. Bunun üzerine iki yolcuya, eşyalarıyla birlikte gitmeleri için fazla güçlük çıkarmadılar.

“Deli misiniz siz?” diye sordu delikanlı biraz uzaklaşınca. “Onu neden böyle yanıtladınız?”

“Sana hayatın çok basit bir yasasını göstermek için: Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki, neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar.”

Yolculuğa Devam

Santiago ve Simyacı yollarına devam ederler. Santiago, ondan evrenin dili ve işaretler hakkında birçok şey öğrenir. Yolda bir orduyla karşılaşırlar ve ordunun reisi kim olduklarını sorar. Simyacı Santiago’yu göstererek rüzgâra dönüşebilen bir simyacı olduğunu söyler. Reis; üç gün içinde Santiago rüzgâra dönüşmeyi başarabilirse onları serbest bırakacağını yoksa öldüreceğini söyler. Üçüncü günün sonunda Santiago bir tepenin üstünde evrensel dil aracılığıyla çöl, güneş ve rüzgâr ile konuşarak rüzgâra dönüşür.

Bunu gören Reis gitmelerine izin verir. Bir kiliseye vardıklarında Simyacı’nın kurşunu altına çevirdiğine şahit olur. Simyacı altının bir kısmını kiliseye bağışlar bir kısmını da Santiago dönüşünde alsın diye kiliseye emanet eder.

Santiago tek başına piramitlere gidererek piramitlerin dibini kazar ancak aradığı hazineyi bulamaz. O sırada bir grup haydut gelir ve neden burada olduğunu sorar. Santiago da onlara hazineyi anlatır. Haydutlar, Santiago’ya inanmaz ve onu ölesiye döverek bütün parasını alırlar. Haydutların reisi, Santiago’yu bırakmalarını söyler, kendisinin de böyle bir rüya gördüğünü, İspanya’da küçük bir köydeki, harap ve ahır olmuş; içinde firavun inciri bitmiş bir kilisenin içinde toprağa gömülmüş bir hazine gördüğünü ama kendisinin rüyalara inanacak kadar aptal olmadığını söyler. Santiago o vakit her şeyi anlar. Simyacı’nın kendisi için kiliseye emanet bıraktığı altını alarak İspanya’ya geri döner. Kilisede sandık içi altın dolu bir sandık bulur. Rüyasında gördüğü ve Mısır’a piramitlere kadar gidip bulmayı arzuladığı hazineye kavuşur.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.